anlaşılma ihtiyacı

anlaşılma ihtiyacı

 

 

Kaygan bir zeminde yürür gibi yaşanan hayatlar… Sanki şu an bulunduğu yerden çok daha başka yerlere gitse her şeyin bambaşka olacağına dair düş(üş)ler… Kalabalıklar arasında sanki bedeninin bir parçası çalınmışçasına, diğerlerinde var olan her şeyin, onda hiçbir zaman olamadığına ve de var olamayacağına dair hissedilen eksiklik duygusu… Bir yaprak titremesi gibi ürkek, her an ayağı bir çalıya takılıp düşüverecekmiş gibi tedirgin yaşayışlar…

Bu insanlar ne zaman bir misafirliğe gitseler her an kovulacaklarmış gibi kapıya en yakın, insanlara en uzak mesafeleri seçerler kendilerine. Bu insanların oturdukları koltukta şöyle bir arkalarına yaslanıp, hatta bacak bacak üstüne atıp, etraflarına tepeden baktıkları da görülmemiştir. Çünkü onlar her an diğerleri tarafından reddedilecekleri kaygısı taşıyan ve bu kaygıdan dolayı en başta kendilerini reddeden, kendilerini sevilmeye ve değer görmeye layık bulmayan insanlardır. Ve bu durumun asıl traji-komik yanı bu insanların içinde bulundukları bu durumun çoğu zaman farkında olamamaları sonucu, kendilerinin gerçekten diğer insanlardan eksik, yetersiz olduklarına ve sevilmeye, değer görmeye layık olmadıklarına dair güçlü bir inanca sahip olmalarıdır. Peki bu insanlar nasıl oldu da böyle oldu?

İlk dünyaya gelmekle birlikte başlar bir insanın diğerleri tarafından anlaşılma ihtiyacı. İnsan yavrusu ilk nefes almanın verdiği acıyı çığlıklarıyla anlatır etrafındakilere. Bu acısının duyulmasını ister. Bebeğin annesi ile teması sağlandığı anda bu çığlığın şiddetinin azalmadığı hiçbir bebek yoktur yeryüzünde. Anne ile ilk temas bebekte çığlığının işitildiği, etrafındakiler tarafından algılandığı, ihtiyaçlarının anlaşıldığı ve kabul gördüğü duygusu yaşamasını sağlar. Böylece ilk çığlığın duyulması ya da duyulmaması ile kendimize dair olumlu ya da olumsuz algımız şekillenmeye başlar. Acıktığında karnı doyurulan, ağrısı olduğunda ebeveynleri tarafından kucaklanan, altı kirlendiğinde temizlenen, geceleri üşüdüğünde üzeri örtülen, hastalandığında biraz olsun ağrısını almak için okşanan bebekte “ben önemli ve sevgiye değer bir varlığım” duygusu oluşmaya başlar. Oysa ağlamalarına karşılık bulamayan, ebeveynleri tarafından kucaklanmayan, çok da dikkate alınmayan, çığlıklarına cevap bulamayan bebekte de “ben sevilmeye değer olmayan, değersiz ve önemsiz bir varlığım” duygusu biçimlenmeye başlar. Bu değer ya da değersizlik duygusu kişinin kendine verdiği değere dair oluşan ilk izlenimlerdir. Kişi yaşamının geri kalan kısmında ebeveynleri ya da etrafındaki kişiler tarafından ne kadar çok doğru biçimde anlaşılır, ne kadar çok istekleri işitilirse kişi o kadar kendine dair olumlu duygular oluşturur. Tam tersine kişi yaşamının özellikle erken çocukluk evresinde ebeveynleri tarafından reddedilir, ihtiyaçları işitilmez, istekleri anlaşılmazsa kişide o kadar kendine dair olumsuz duygular oluşur ve kişi kendisinin değersiz, önemsiz, sevilmeyen biri olduğuna inanır. İşte bu kişiler hayatları boyunca diğer insanların yanında sanki bedenlerinin bir kısmı yokmuş gibi kendilerini eksik, yetersiz hissederler. Ve bu eksiklik duygusu koca bir boşluk duygusuna neden olur. Bu boşluk onların hayatları boyunca kapanmayan kara bir delik gibi nereye gitseler peşlerinden onları takip eder. Yaşamın erken yıllarında yaşanan örselenmişlik duygusunun neden olduğu bu boşluğu kapatmak için kişiler çeşitli çıkış yolları ararlar; kimisi kendini işe, kimisi de eşe verir. Kendine bir iş ve eşe veremeyenler de kendilerini psikolojik semptomlara verir. Bu semptomlar kimisinde depresyondur, kimisinde aşırı korku ve kaygılardır, kimsinde mide kramplarıdır, kimsinde baş ağrılarıdır….

Her insan bilir ki, bir insanın fiziksel gereksinimleri arasında yer alan açlık ve susuzluk ihtiyacı karşılanmazsa o insan ölür. Bir insanın anlaşılmama duygusu sonucu hissettiği sevgisizlik de bir insanı öldürebilir. Sevgi duygusunu duyumsamayan bir insan hayatı kaygan bir zeminde yürür gibi tedirgin, ürkek ve korkak yaşar. Anlaşılma duygusunu yaşamayan insan hep içinde yaşadığı boşluk duygusunu doldurmak için hep başka yer arayışındadır, sanır ki başka yerde olsa her şey başka olacak. Halbuki bilmez ki, o başka yer hayalini kurduğu yer de bir süre sonra, şu anda içinden sıyrılmak istediği yerden farksız olacak. Çünkü insan nereye giderse gitsin kendisi ile birlikte geçmişini de götürür. Bir yerden bir başka yere giderken insan bavula sadece giysilerini değil, düşüncelerini, kendine dair inançlarını da koyar. Gidilen yer neresi olursa olsun, tüm yollar insanın kendisine çıkar.

Kalabalıklar arasında bedeninin bir parçası çalınmışçasına yaşanan eksiklik duygusunun temeli sevgisizliktir. Kişinin yaşadığı bu duygu, insan yavrusunun ilk nefes almada yaşadığı acıyı anlatırken attığı çığlıklar kadar büyük ve sarsıcıdır. Ancak kişi bu acıyı o kadar içselleştirmiştir ki içinde yaşadığı bu acıyı anlatan çığlıklarının sesini dahi kendi elleriyle yok etmiştir ve sessizliği seçmiştir.

En Uzak mesafe ne Afrika’dır

Ne Cin,

Ne Hindistan,
Ne Seyyareler,

Ne yıldızlar geceleri ışıldayan…

En uzak mesafe iki kafa arasındaki mesafedir birbirini anlamayan…..

Anlaşılmama duygusunu ne güzel anlatmıştır bu şiirinde Can Yücel! Bu şiiri ne zaman okusam anlaşılmışlık duygusunu iliklerime kadar hissederim. Biri anlaşılmamıştır ve bu anlaşılmama duygusunu ne kadar anlaşılır biçimde anlatmıştır!

Bir insana dair oluşacak güzel duygular o insanı anlamaya başlamakla başlar! Belki de en doğrusu kendimizi anlamaya başlamakla başlamak. Çünkü anlamak bağışlamaktır. Kendimizin sevilmeye değer bir insan olduğumuzu anlamak. Önce kendimizi anlamak… Belki o zaman biraz olsun kapanmaya başlar içimizdeki boşluk duygusu…

 

Uzman Psikolog Saadet ELEVLİ